1960’larda elektronik müzikte devrim yaratan çalışmalarıyla tanınan Amerikalı Avangard besteci, kuramcı Alvin Lucier, melodi ve armoni başta olmak üzere müziğin bütün geleneksel öğelerini reddetmişti.

Geçtiğimiz günlerde 90 yaşında hayata veda eden Amerikalı avangard besteci, kuramcı Alvin Lucier müziği fiziksel bir fenomen olarak kavramış sesin fiziksel özelliklerini, ses ve mekan ilişkisini, sesin titreşimlerini ve çevredeki yankılarını, işitsel algıyı uzun yıllar ayrıntılı biçimde incelemiş, Brandeis ve Wesleyan Üniversiteleri’nde verdiği derslerde açıklamış, kuramsal yazılarında analiz etmişti.

Aaron Copland’dan dersler almıştı, ama onun müzik anlayışını John Cage’in getirdiği yenilikler belirledi. Cage, David Tudor ve Merce Cunningham’ın bir performansını izlemesi müziğinde bir dönüm noktası oldu. O andan itibaren Copland’dan öğrendiği hemen her şeyi bir yana koydu ve bambaşka bir yol izledi. Müziğe yaklaşımı radikal bir biçimde değişti. Melodi ve armoni başta olmak üzere müziğin bütün geleneksel öğelerini reddetti. Giderek müziğin parametrelerini değiştiren öncülerden biri oldu. 1960’ların ikinci yarısındaki çalışmalarıyla elektronik müzikte yeni bir evreyi başlatan deneyciler arasında yer aldı.

Elektronik müzik önceleri kurumsal bir alt yapıya dayanıyordu. Genelde üniversitelerin ses laboratuvarlarında sabit ya da taşınmazı çok güç araçlarla yaratılıyordu. Kompozisyonlara matematiksel bir kesinlik egemendi. Milton Babbitt bu tür elektronik müzik denildiğinde ilk akla gelen isim. Besteci, müzik kuramcısı olmanın yanısıra matematikçiydi. Kompozisyonlarında da rastlantıyı bütünüyle dışlayan matematiksel bir kesinlik mevcuttu. Önceleri İkinci Viyana Okulu’nun seriyalizminden etkilenmişti; ancak bu müziğe matematiksel kesinlik getirme eğilimimdeydi. Dolayısıyla onun seriyalizminin Pierre Boulez’nin, Luigi Nono’nun seriyalizm anlayışlarından farklı olduğunu vurgulamak gerekiyor.

John Cage yeni müziği şansa, rastlantıya açarak çok farklı bir eğilime öncülük etti. Cage’i izleyen genç deneyciler müziklerini çoğunu kendi elleriyle yaptıkları kolay taşınabilir aletlerle ve sonucu tam olarak kestirilemeyen ucu açık bir süreç içinde yarattılar. Cage’in getirdiği yeniliklerden etkilenen, onu izleyen, elektronik müziği stüdyo ve ses laboratuvarlarının dışına sahneye, dinleyici karşısına çıkaran deneyci bestecilerden biri de Alvin Lucier’di. Aslında o da ilk elektronik müzik çalışmalarını Brandeis Üniversitesi’nin stüdyosunda yaptı, canlı (live) elektronik müziği ancak 1960’ların sonlarından itibaren gerçekleştirdi. Lucier ‘doğal elektro manyetik sesler’ adını verdiği beyin dalgalarından müziğinin malzemesi olarak yararlanmış, beyindeki nörolojik hareketliliği müziğe dönüştürmüştü. Beyindeki nöronların birbiriyle etkileşimde bulunmalarına aracılık eden elektrik sinyalleri, beyin dalgaları, beyin dalgalarının saniyedeki döngü sayısı olarak frekanslar bu müziğin esas öğeleriydi. Solo Performans İçin Müzik insan beynindeki elektrikle yaratılmış, beyindeki elektriksel aktiviteden doğmuş bir elektronik müzik çalışmasıydı. ‘Beyin dalgaları kompozisyonu’ olarak nitelendirilmesinin nedeni de budur. Özetlemeye çalıştığım bütün bu özelliklerinden dolayı Lucier’in çalışmaları deneysel müziğin yanısıra kavramsal sanatla yakın ilişki içinde bulunan farklı bir disiplinin, ‘ses sanatı’nın (sonic art) içinde de değerlendirilir. Bunu kendi de kabul ediyordu. Robert Ashley, Gordon Mumma, David Behrman ile birlikte kurdukları ve turneleri çıktıkları kolektivitenin adını ‘Sonic Arts Union’ koymalarının nedeni de buydu. Her besteci kendi müziğini seslendiriyordu, ama yakın işbirliği içindeydiler. Hepsinden önemlisi yeni elektronik müziği tanıtma amacı onları biraraya getirmişti.

Türk bayrağının tarihçesi Türk bayrağının tarihçesi

Lucier, 60’ların ikinci yarısındaki iki kompozisyonu ile yeni avangardın, deneysel müziğin yaratıcıları arasında yerini aldı. Bunlardan ilki 1965’de yaptığı ‘Solo Performans İçin Müzik’tir. Lucier burada müziği beyin dalgalarıyla, hoparlörler ve vurmalı çalgılar arasında kurduğu bağlantı sayesinde yaratmıştır. Vurmalı çalgıların önünde hiç hareket etmeden oturan müzisyenin şakaklarına elektrotlar iliştirmişti. Bunlar beyin dalgalarını, bu dalgaların taşıdığı elektriği, sinyal ve titreşimleri doğrudan hoparlörlere naklediyor ve böylelikle dalgalar yayılıyordu. Bu enerji nakli hoparlörlere bağlanmış vurmalı çalgıları da uyarıyordu. Hoparlörlerden yararlanılarak bir nakil hattı kurulmuştu. Nakil işlemi hem elektrotlara, hem de vurmalı çalgılara bağlanmış hoparlörlerle gerçekleştiriliyordu. Hoparlörler beyin ve vurmalı çalgılar arasında bağlantı kuruyorlardı.

‘BEN BİR ODADA OTURUYORUM’

Lucier 1969’da ‘Ben Bir Odada Oturuyorum’ başlıklı deneysel çalışmasını gerçekleştirdi. “Ben şimdi senin bulunduğun odadan farklı bir odada oturuyorum” cümlesiyle başlayan teybe kaydedilmiş kısa bir metni defalarca yeniden çalıyor ve her defasında ikinci teybe yeniden kaydediyor, sonra yeni kaydı çalıyor ve tekrar kaydediyordu. Bu tekrarlardan oluşan bıktırıcı bir döngü izlenimi uyandırabilir; ama gerçekte öyle değildi. Her yeni kayıtta ses farklılaşıyordu. Sonunda ses odadaki yankılara gömülüyor, yankılar içinde boğuluyordu. Lucier deneysel müziğini yaratmada bu kez mekânın akustiğinden yararlanmıştı. Oturduğu ve kayıtları yaptığı oda müziğin kurucu öğesi, malzemesi olmuştu. (KARAR)