Yrd. Doç. Dr. Mustafa Demirci

Yrd. Doç. Dr. Mustafa Demirci

Detail Haber / Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

Yokluk Kapısı

A+A-

O gün dergah çok kalabalıktı. Derviş dergahın kapısının eşiğine kadar uzanan halkanın ancak sonuncusuna dahil olabilmişti. Meclisin birinci halkasında uzak beldelerden gelen dervişler vardı. Onlar rahat bir şekilde oturmuş, huşu ile sohbeti dinliyorlardı. Mürşidi onlarla çok yakından ilgileniyor ve iltifatlar ediyordu. Dervişlerin bu durumdan duydukları memnuniyet yüzlerinden okunuyordu. Mahcup ve mütevazi bir hal ile mürşidin ağzından çıkacak kelimeleri kovalıyorlardı. Derviş bu durumu gıpta ile bir süre izledi. Sonra uyuşmaya başlayan sağ ayağını diğer ayağı ile yer değiştirdi. Ortamdaki sıkışıklık yüzünden bu hamlesini gerçekleştirmekte bile zorlanmıştı. Sohbet ilerledikçe dervişin rahatsızlığı da artmaya başlamıştı.  İçten içe “şimdi o ilk halkada olmak” vardı diyordu. Sonra layık olmadığı için o halkalarda oturamayacağını düşündü. Zaman geçtikçe nefsinden gelen fısıltılar artış gösterdi. Bir ses, yıllardır dergahın müdavimi olduğunu ancak yeterli ilgi ve iltifata mazhar olamadığını söylüyordu. Diğer bir ses, dergaha kabulünün bile büyük bir iltifat olduğunu söylüyordu. Derviş nefsinden gelen sesi önemsememeye çalıştı. Son halkada da olsa burada olduğuna şükretti. Kısa bir süre sonra nefsi yeniden harekete geçti. Bu sefer de, uzak beldelerden gelenlerin dergahın gediklisi olan dervişlerin önüne geçmesinin haksızlık olduğunu fısıldıyordu.  Derviş bu sese de kulak asmadı. Mürşidinin takdiri olduğunu ve hakkı hukuku onun kadar iyi bilemeyeceğini düşündü. Zaman ilerledikçe vesveselerin dozu artıyordu. Nefsi, şeytanın da yardımı ile dervişi can evinden vurmaya başlamıştı.  Yıllardır bu dergahta hizmet ettiği ve birçok dervişten daha çok katkıda bulunduğu halde kıymetinin bilinmediği hissine kapılmıştı. Nev-zuhur dervişlerin kısa sürede mürşidin yanında yöresinde yer bulmasını da sorgulamaya başladı. Derviş dergahın eşiğine değil nefis eşeğine binmişti sanki! Artık her konuda nefsine bir üstünlük payesi verir olmuştu. Dervişin iç dünyası sarpa sarmıştı. Nefsinden yükselen isyanı bastırmakta zorlanıyor, için için kıvranıyordu. Kalkıp gitmeyi düşündü. Ancak dikkat çekeceği endişesiyle vazgeçti. Dervişin yaşadığı git-geller, ayaklarındaki uyuşukluğun önüne geçmiş, beynini uyuşturacak boyutlara ulaşmıştı. Bu durumu daha fazla sürdüremeyeceğini anladı. Gitmekten başka çaresi kalmamıştı. Hafif doğruldu ve tam kalkıp gidecekti ki mürşidinin sesi kulaklarında çınladı: “Sen ağzına kadar benlik iddası suyu ile dolmuş bir kandile benziyorsun. Sende ışık olamaz. Meclisleri ise, ancak sinesinde mumun hararetini taşıyanlar aydınlatabilir.” Derviş “Sen!” hitabını işitince olduğu yerde donup kaldı. “Sen!” hitabının muhatabının doğrudan kendisi olduğunu zannedip hayretle irkilmiş, kan-ter içinde kalmıştı. Ancak sohbetin doğal akışında olduğunu anlayınca rahat bir nefes alabilmişti. Derviş bu esnada bütün vesveselerin kaybolup gittiğini fark etti. İçi ferahladı. Rahat bir nefes aldı. Mürşidinin bu sözleri nefsini susturmaya yetmişti. Mürşidinin sohbetine iyiden iyiye kulak kesilmişti. Mürşidi devam etti; “Yücelik tepesine çıkmak için alçak gönüllülükten başka merdiven yoktur. Bir buluttan denize bir damla su damladı. Damla denizin büyüklüğünü, genişliğini görünce utandı ve şöyle dedi: Denizin bulunduğu yerde ben kim oluyorum? Doğrusuna bakılacak olursa o var iken ben yokum.” Derviş bu sözleri doğrudan üzerine almıştı. Utandı. Mahcubiyet içinde başını dizleri arasına soktu. O an  görünmezlik elbisesine bürünmeyi çok isterdi. Ya da yer yarılsaydı da yerin dibine girebilseydi. Mürşidin sözleri bitmemişti; “Su damlası kendisini hakir gördüğünden sedef onu bağrına basarak naz ile besledi. Felek onu öyle yükseltti ki, padişahların taçlarına layık bir inci oldu. Evet damla kendisini alçak saydığı ve gördüğü için yükseldi, yokluk kapısını çaldığı için var oldu”  dedi. Derviş dersini almıştı. “Ben tevazu dallarına tutunmak yerine kibir ağacına tırmandım. Estağfirullah! Estağfirullah! Tevbe estağfirullah!” dedi. Mürşidi derviş istiğfar çekerken bir kıssa ile konuyu iyice derinleştirdi. “ Dergahın birine hali vakti yerinde akıllı dürüst bir genç gelmişti. Dergahın şeyhi o gence; “Şuradaki cami tozlanmıştır. Ötesinde berisinde çer-çöp birikmiş, toplanmıştır. Oraya git, sil, süpür, ve temizle!” dedi. Genç bu sözü işitir işitmez kaçıp gitti ve kendisini bir daha gören olmadı. Gerek şeyh ve gerekse müridleri dediler ki; “Bu misafir gencin elinden ya bir iş gelmiyor yahut da iş biliyor ama çalışmaktan kaçıyor”. Günlerden bir gün şeyhin müridlerinden biri o gence rastladı ve şöyle dedi: “Yaptığın davranış doğru değildi. Sen kendini beğenmiş bir gençsin. Hiç bilmez misin ki insanlar hizmetle ve çalışmakla yükselirler, bir makam mevki sahibi olurlar. Akıl irfan ve fazilet sahibi delikanlı bu sözleri duyunca ağlayarak cevap verdi: “Ey gönül ehli dostum! Ben şeyh efendiden emir alır almaz, temizlemek, silip süpürmek için camiye gittim Fakat baktım ki cami tertemiz. Ne toz var, ne toprak, ne de çer çöp. Meğerse orada kirli olan yalnız benmişim. Camiin temizliği için, kirlenmemesi için benim temizlenmem lazımdı!.” Mürşid kıssayı anlattıktan sonra; İşte bir derviş için tarikat asıl budur. Derviş kendisini âciz ve hakir görmelidir. Tevazu yüceltir, kibir alçaltır. Evlatlarım! Allah sizi topraktan yarattığı için alçak gönüllü olun! Ateş gibi hırslı, inatçı olmayın ki manevi dünyanız yanmasın. Zira ateş kibirlendiği için ondan şeytan yaratıldı. Toprak tevazu gösterdiği için ondan da âdem yaratıldı. Bu kapı yokluk kapısıdır. Bu kapıdan kol ve kanat kırılmadan geçilmez!.. Derviş son cümleyi duyduğunda hıçkırıklara boğulmuştu… Gözünden yaş, dilinden istiğfar kelimeleri dökülüyordu…

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

1 Yorum