1. YAZARLAR

  2. Yrd. Doç. Dr. Mustafa Demirci

  3. SİZDE BİR TÜRLÜ BİZDE BİR TÜRLÜ
Yrd. Doç. Dr. Mustafa Demirci

Yrd. Doç. Dr. Mustafa Demirci

Detail Haber / Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

SİZDE BİR TÜRLÜ BİZDE BİR TÜRLÜ

A+A-

O akşam dergâh, hânendelerin seslendirdiği ilahilerle; gönüllere aşk ve şevk veren tarifi güç rûhânî bir coşkunluğa ev sahipliği yapıyordu. Dergahın pencerelerine ait buğulu camlar, karanlığa doğru uzayıp giden loş ışıklarıyla uhrevî bir iklîmin tebessümünü taşır gibiydiler. İçeride başlarını huşû ile sağa-sola sallayan dervişlerin siyah silik gölgelerine ait  halkaları ve ahenkle dönüşleri göze çarpıyordu. Dervişler zikir mızrabıyla gönül tellerine dokunurken, ilahî nefeslerle ritim tutarak perdeleri bir bir kaldırıyordu. 

 “Sevgi baht olmuş / Ezelden bize……”

Yunus’a ait bu sözler, zikrin tesiriyle kendisini dahi unutmuş olan dervişin gönül kulaklarında yankılanmıştı birden. Ruhuna dokunan lezzet ile dilsiz ve dudaksız olarak söylendi durdu; “Ne güzel bir bahttır bu Allah’ım…! Sen’in sevginin derdiyle deli olmuş âşıklarının âlemi ne hoştur!. Onlar için dert de birdir devâ da.. Bu yüzdendir ki, bahtına sevgi düşenler ipek böceği gibi kozalar örmez, pervaneler gibi âteşten bahtlarına koşarlar… O ateşle yanıp, o ateşle kavrulurlar.. Sevdikleri yanlarında olduğu halde onları ararlar… Onlar ırmakların kenarında olmalarına rağmen susuzluktan dudakları kurumuş ve çatlamış bir haldedirler. Onlar gök kubbenin altında oraya buraya savrulmuş gurbet kuşlarıdır. Melekler gibi daima Allah’ı zikrederler. Sen onları kimi zaman bir köşede rahatça oturup hırkalarını yamarken, kimi zaman da aşk meclislerinde cezbelenip hırkalarını yırtarken görürsün… Onlar ne kendilerini düşünürler, ne de bir kimseden korkuları vardır. Onlar “tevhid” köşesine çekilmiş gerçek muvahhidlerdir. Onların “tevhid” köşelerinde kimsenin yeri yoktur. Elleri boş, lakin içleri geniş ve gönülleri doludur… Halkın beğenisine itibar etmezler. Çünkü Hakk’ın beğenisi ve hoşnutluğu ile mutmain olmuşlardır. Asma misali meyveli ve gölgelidirler. Bizim gibi dışı derviş, içi riyakar değildirler. Deniz gibi köpürmezler..Sedef gibi başlarını içeri çekmişlerdir. Onlar elest meclisinin harîmine girmiş bahtiyar kimselerdir. [1] (282-284)

Dervişin gönlünden taşıp iç sesine dönüşen ilhamların ardı arkası kesilmiyordu. Elinde olmadan gözlerini açtı. Zikrin en coşkulu anıydı. Gözleri ile etrafı yokladı. Bütün dervişler kendilerinden geçmişçesine “Hû” zikrine dalmış ve tek bir nefes halinde Allah’ı zikrediyordu. Hânende “Sevgi baht olmuş / Ezelden bize” mısraları ile başladığı ilahinin üç ve dördüncü mısralarını seslendiriyordu. “Sizde bir türlü / Bizde bir türlü”… Dervişin zihni bu sözlerin içinde kaybolup gitmişti... Gözleri hala açıktı. Dervişlerin zikri bütün coşkusuyla devam ederken gözleri zikir halkasında oturan mürşidine yönelmişti. O’nu ayırt etmekte hiç zorlanmadı. Zira herkes dizleri üzerinde “Allah! Allah!” nidaları ile hızla sağa sola savrulurken mürşidi mehâbet ve sükûnetle Rabbini zikrediyordu. Büyük bir çınar misali vakur ve sakin bir duruşu vardı. Başını hafifçe sağına soluna çeviriyor, kalbine doğru eğildiği vakit derununda mutlak aşk ile yöneldiği bir sevgiliye seslenircesine huzura eriyordu. Derviş mürşidinin bu halinden çok etkilenmişti. Mürşidinin zikri ile kendilerinin zikrinin farklı olduğu hissine kapıldı. Herkes “Allah”  diyordu. Ancak herkesin zikrinin derecesi aynı değildi. Derviş, Yunus’un mısralarındaki manaya yeniden daldı. “Kainatta her şey Allah’ı zikreder. Kendince.. Kendi idrakince... Kendi halince..” dedi kendi kendine. Hânende dervişin düşüncelerini desteklercesine yüksek tempo ile ilahi okumaya devam ediyordu.

“Ey oğul birdir, kap değişse su / Varlık bir gölge, benlik bir pusu / Ne diyelim ki Rabbin duygusu / Sizde bir türlü, bizde bir türlü”. Haklıydı Yunus. Benlik pususundan kurtulamamış nefis sahiplerinin zikri bir türlü fikri bir türlü idi. Benlik pususuna düşmekten kurtulmuş nefis sahiplerinin zikri bir başka fikri bir başka idi. Bu yüzden onların gönüllerinde karşılık bulan Rabbin duygusu da bambaşka idi. Derviş mürşidinin sohbet halkalarında anlattığı bir anekdotu hatırladı. Rivayete göre ariflerden bir zât sohbetinde Allah’ı zikretmenin keyfiyetinden ve öneminden bahsediyordu. Sohbetinin bir yerinde; Herkes “Allah” diyebilir. Ancak Her “Allah” diyen gerçekten Allah’ı zikretmiş olabilir mi? sorusunu sordu. Cevap gelmedi. Sonra dervişlerden birine dönerek; Hadi bize bir kere “Allah!” de! Derviş utana-sıkıla mahcup bir şekilde “Allah!” dedi. Bunun üzerine arif zat “Evladım! Senin Allah! demen ile dememen arasında hiç bir fark yok!”. Zikrullah dilde başlar. Kalpte yerleşir. Nihayet bütün hücrelerde makes bulur. Allah’ı hakkıyla hiç kimse zikredemez. Ancak Allah’ı safiyetle ve masivaya ait her türlü duygudan arınmış bir hal ile zikretmeden de hiç kimse bunu idrak edemez. Allah âşıkları, arifler bu idrak ile zikrettikleri için Rabbin duygusu onlarda başka türlüdür. Nedense ummanların sakin seyrine bakılınca coşkunluk, aşırı dalgalanmalar pek görülmez. Ancak derinliklerinde seyreden akıntılara kapılanlar ondaki coşkunluğu hissedebilir.

Derviş mürşidinin halinden anladıklarını tefekkür ederken gözleri kapanmış, ruhu yeniden zikrin manevi ışığına doğru iştiyakla yol almıştı… Gece, iniltiye dönüşen zâkirlerin nefesini solumaya devam etti… Tâ ki mürşidin “Allâh! Celle celâluhû!.. Ünlemesi duyuluncaya kadar…

 


[1] Şeyh Sadi, Bostan ve Gülistan, (trc.) Yakub Kenan Necefzade, Bedir Yay., s.282-284

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT