1. YAZARLAR

  2. Yrd. Doç. Dr. Mustafa Demirci

  3. “SERMAYESİ ERİYEN ADAM”
Yrd. Doç. Dr. Mustafa Demirci

Yrd. Doç. Dr. Mustafa Demirci

Detail Haber / Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

“SERMAYESİ ERİYEN ADAM”

A+A-

DERVİŞİN GÜNCESİ

O gün sohbet, hızla tükenmekte olan ömür sermayesi üzerine idi. Derviş pür-dikkat sohbete odaklanmış, mürşidinin ağzından dökülen sözleri büyük bir iştiyakla kavramaya çalışıyordu. Öyle ki, sohbetin cazibesiyle yanındaki dervişânın bile farkında değildi. Tane tane ve anlaşılır cümlelerle konuşan mürşidi; “Ömür!” dedi. Sonra aynı kelimeyi birkaç kez tekrar etti. “Ömür!”.. Duraksamıştı. Çok kolay söylenebilen ancak çok az anlaşılan bir kavrama dikkat çekmek ister gibiydi. Bütün dervişler bu kelimeyi ilk defa işitircesine merakla beklemeye başladılar. Mürşid sözlerine devam etti. “ Âgâh olun erenler! Ömür çok değerli bir sermayedir. O kadar değerlidir ki, dünyada hiçbir değer onu satın alacak, tükendiğinde geri getirebilecek güce sahip değildir. Bırakın bir ömrü, kaybedilen bir saniyeyi bile dünyanın bütün hazineleri toplansa geri getiremez. Yakutlar vakitlerle satın alınabilir, ancak vakitler yakutlarla satın alınamaz.” Bu sözleri duyan dervişin içi titremiş, irkilmişti. Derin bir uykudan uyanır gibiydi. Ömrünün geçip giden yıllarını düşündü. Tam otuz beş yıl geride kalmıştı. “Otuz beş yıl!” dedi kendi kendine. Nerede, ne zaman sonlanacağını bilemeyeceği ömür sermayesinin otuz beş yılı eriyip gitmişti. Bir an göğüs kafesinin sıkıştığını hissetti derviş. Bu duygular içinde gidip-gelirken şeyhinin tekrar ettiği aynı sözle bir kez daha sarsıldı. “ Sermayesi eriyip giden şu adama acıyın!”. Sohbet adabı gereği gözlerine doğrudan bakamadığı mürşidi ile o anda göz göze gelmişti. Zihninden geçenleri okurcasına aynı sözü bir kez daha tekrar etti. “ Sermayesi eriyip giden şu adama acıyın!”. Derviş bu sözlerin ve gözlerin etkisiyle bayılıp düşmemek için omzunu duvara yaslayı verdi. Acınası bir halde olduğunu derinden idrak etti. Gözlerini mürşidinin gözlerinden çevirip büyük bir mahcubiyetle yere indirdi. Bir anlık bakış onun kalbindeki külleri alevlendirmeye yetmişti. Ömür sermayesinin tükenen kısmına ilişkin endişesine, geride kalan zamanın bilinmezliği sırrı da eklenmişti. Derviş bu endişelerle gergin bir halde dalıp gitmişti ki, mürşidinin “Bu sözün meşhur bir hikayesi vardır, bilir misiniz?” sorusu ile biraz olsun kendine geldi. Diğer dervişler gibi o da bilmiyorum anlamına gelen bir yüz ifadesi ile başını hafifçe iki yana salladı. Mürşid cevabını bildiği bu soruyu sorduktan hemen sonra sözlerine devam etti. “Buzdolabının henüz icad edilmediği dönemlerde bazı yiyecek ve içecek türü gıdaları muhafaza etmek için dağlardan buz kesilir ve pazar yerlerinde satılırdı. Sıcak bir yaz günü şeyh efendi dervişleri ile birlikte şehrin içinde pazar yerinde dolaşırken böyle bir buz satıcısına rastladı. Satıcı; “Sermayesi eriyip giden adama acıyın, merhamet edin!” diye bağırıyordu. Satıcının bu nidasını duyan şeyh efendi birden fenalaşarak baygınlık geçirdi. Yanındaki dervişleri hemen kendisini gölgelik bir yere taşıdılar. Endişe içerisinde ayılmasını beklediler. Uzun süre baygın bir halde kalan şeyh efendi nihayet kendine gelmişti. Şeyh efendi neden bayıldığı konusunda sorulan soruya güçlükle cevap verdi: “Satıcının eriyip giden buzlarında hızla tükenip gitmekte olan ömür sermayemi gördüm! Bu hissiyat dizlerimi dermansız, bedenimi güçsüz bıraktı. Gözlerim aniden karardı. Gerisini hatırlamıyorum!” dedi. Derviş mürşidinin anlattığı bu hikayeye kendisini o kadar çok kaptırmıştı ki dinlemiyor sanki yaşıyordu. Bir an pazarın içinde kaybolduğunu hissetti. Bayılan şeyh efendi değil sanki kendisiydi. Nefes nefese kaldı. Vücudunun tel tel döküldüğünü hissetti. Güneşin sıcaklığı altında küçücük sermayesi olan buzların ziyan olmaması için çırpınıp duran satıcının halini tefekküre daldı. Gerçekten ibretlikti.  “Ya ben? Ya ben bu sermayeyi nasıl koruyacağım?” diye düşündü derviş. İçten içe hayıflandı… Milyarlarla ölçülemeyen ve sonsuz olan hayat için sınırsız bir mutluluğa vesile olabilecek ömür sermayesinin eriyip gidişine nasıl kayıtsız kaldığını düşündü. Şâirin dizelerinde resmettiği zamansız bir zamana  kayıp gitti. “Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında / Yekpâre geniş bir ânın / Parçalanmaz  akışında”. Derviş, yekpâre geniş bir zamanın parçalanmaz akışında savruldu durdu. Zaman mefhumu gitgide zihninde küçülmeye başladı. Bir noktaya dönüşünceye kadar bu tasavvur devam etti. Sanki bir noktanın sonsuzluğuna tanıklık ediyor gibiydi. Artık zamanın ne içinde ne de dışındaydı. Derviş bu hal üzere zamanın derinliklerinde kaybolmuşken mürşidinin “Ey vaktin oğulları!” hitabıyla yeniden kendine geldi. Mürşidi devam etti: “Geçmiş elden çıkmıştır. Gelecek ise meçhuldür. Bize düşen geçmişle oyalanmamak, gelecekle meşgul olmamaktır. En doğrusu yaşanan ânı idrak edip değerlendirmektir. Bu yüzden derviş “İbnü’l-vakt” (vaktin oğlu) demektir”  Mürşid keskin bakışlarını gözlerini kaçırmasına fırsat vermeden dervişe doğru çevirerek sohbetini devam ettirdi. Derviş öylece kala kalmıştı. Mürşidinin bakışlarındaki derinlik ve mehabet karşısında eriyip tükenmekte olduğunu hissetti. Sanki sonsuzluğa doğru hızla yol alan bir noktacığa dönüşmüştü. Mürşidi bakışlarını dervişin gözlerinden ayırmaksızın; “Noktanın sonsuzluğuna ulaşmak için, zamanın sana hükmetmesine izin vermemelisin!” dedi. Derviş bu hitap karşısında iliklerine kadar silkelendi ve sonra boş bir çuval gibi oturduğu yere yığılıp kaldı…

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT