1. YAZARLAR

  2. Yrd. Doç. Dr. Mustafa Demirci

  3. SEN KOKMAYAN GÜLÜ NEYLEYİM
Yrd. Doç. Dr. Mustafa Demirci

Yrd. Doç. Dr. Mustafa Demirci

Detail Haber / Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

SEN KOKMAYAN GÜLÜ NEYLEYİM

A+A-

Ezilmiş bir Gül'ün hüznü vardı Derviş'in yüreğinde. Dergahın bahçesindeki gülleri tek tek koklamak, her birisiye ayrı ayrı hasbihal etmek istiyordu. Anlam veremediği bu ruh halini dağıtmak istercesine derin derin nefes alıp verdi. Mevsim bahardı. Ancak derviş baharda kışı yaşıyordu sanki.  Bahçedeki güllere şöyle bir göz attı. Bir kısmı henüz tomurcuklanmaya başlamıştı. Tomurcuklanmış ancak henüz açmamış güller de vardı. Yarı açmış güller baharı müjdeliyor, bütünüyle açılmış güller ise etrafına rayihalar saçıyordu. Erken açtığı için soğuk vurmuş olan güllerin görüntüsü Derviş'in hüznüne eşlik ediyor gibiydi. Derviş onlara bakarken erken açan güle dair mısraları hatırladı:  "Ben bir küçücük ak tomurcuktum / Aklım ermedi kış günü açtım"[1] Bu mısraları terennüm ederken taş zemindeki oyuklarda toplanmış Nisan yağmurlarından kalan su birikintilerine takıldı gözleri. Sonra minik dalgaların etkisiyle  su üzerinde sağa sola gidip gelen gül yaprakları dikkatini çekti. Bu manzara Derviş'e  gülün suya olan aşkını hatırlattı. Rivayete göre Gül Su’ya olan aşkını ilan etmişti. Su Gül'ün aşkını çok ciddiye almamış öylesine ben de seni seviyorum demişti. Gül her fırsatta Su’ya olan aşkını yinelemiş, ancak Su geçiştirmekle yetinmişti. Bir gün ansızın Gül’ün öldüğü haberi ulaştı Su’ya. Su üzgün bir şekilde Gül'ün ölüm sebebini araştırdı. Sordu Gül’ün arkadaşlarına. "Susuzluktan" dediler… Dervişin hüznü biraz daha artmıştı. Su birikintisindeki güllere bir kez daha baktı. Gül yaprakları ölümüne de olsa suya kavuşmanın huzuru içindeydiler. Derviş onların huzurunu duyumsarcasına dalıp gitti, kendini kaybetti. Sanki suyun içindeki gül yaprakları gibiydi. Bedeninin ruhundan ayrılırcasına özgürleştiğini hissetti. Öylece dalıp gitmişti. Bu durumun ne kadar sürdüğünü bilmiyordu. Bir elin hafifçe omzuna dokunduğunu hissetti. Yavaşça dönüp baktığında mürşidinin bahar tazeliğine bürünmüş gülümseyen gül yüzü ile karşılaştı. Şaşırdı. Heyecanlandı. "Buyrun Efendim!" diyebildi kısık bir sesle. Derviş güller dünyasında bir bahçıvan edası ile dolaşırken, gönül dünyasının bahçıvanını yanı başında buluvermişti. Mürşid zarif bir şekilde güllere uzanarak onları sevdi ve sonra kokladı. Yunus'un sözlerini tekrar etti: "Gül Muhammed teridir". "Gülün hüznü de ten-i Muhammed'den (s.a.v.) ayrı kalmasındandır" dedi. Bütün dervişler gül misali Muhammedî Nur'a âşıktır. Gül misali O'dan ayrı kalmanın hasreti ile mahzundurlar. Gülü koklarken O'nu kokladıklarını hayal ederler. Bu yüzden derler ki: "Sen korkmayan gülü neyleyim / Neyleyim Sensiz Baharı / Sen Doğmayan Günü Neyleyim / Neyleyim Sensiz Ben Dünyayı / Senin Tenine Değmeden Gelen Yağmuru İstemem Meltemi İstemem / Seni Parlayacaksa Parlasın Yıldızlar / Sana Yanmayan Yıldızı Semalarda İstemem / Bülbüller Söyleyecekse Seni Söylesin / Senden Okumayan Bülbül Olsa dinlemem"[2] Evladım! Bu kapı Muhammedî kokuya müştâk olan gönüllerin kapısıdır. İnsanlar bu kapıya râm olmak istiyorsa O rahmet gülüne daha yakın olabilmek, O'nun gül rengine boyanmak içindir. Bize de bu kapıda bekçilik görevi verilmiş. O'na ulaştırmayacaksa değil dergah, saray olsa istemeyiz. Bu kapı herkese açıktır. Elbette girmesini bilene... Usul erkân bilenlere.. Derviş gözleri dolu dolu huşu ile mürşidini dinliyordu. Mürşidinin anlattıkları içindeki hüznün sebebine dair ipuçları veriyordu. Mürşid kısa süren bir sessizliğin ardından Derviş'in yüzüne dikkatlice baktı ve ; "Suyu taşırmayan yabancının hikayesini bilir misin?” diye sordu. Derviş yine kısık bir sesle hayır efendim! diyebildi. Mürşid anlatmaya başladı:

Bizim dergah gibi hikmet arayan herkese açık bir dergah vardı. Hakikatin peşine düşen herkes bu dergaha kabul ediliyordu. Dergahta geçerli olan incelik; anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti. Bir gün dergahın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sessizce ve sezgiyle buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda herhangi bir tokmak veya zil yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı,içerdeki mürid, kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı. Gelen yabancı, dergaha girmek,fikir halkasına dahil olmak, burada kalmak istiyordu. Mürid bir süre kayboldu,sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve kabı yabancıya uzattı.
Bu “Yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz” demekti. Yabancı dergahın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı. Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. İçerideki mürid saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeri aldı. Dergahta suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı. Mürşid bu hikayeyi bitirdikten sonra gözlerini Derviş'in baktığı su birikintisine çevirdi ve ; "Kalbin sükununu bozmayan sözler su üzerinde yüzen gül yaprağı gibidir. Kalbinde böylesi sözlere yer olsun her zaman! Suyu taşırma! Kalbini yorma, Sabrı elden bırakma! Hüznüne sahip çık! Bizim Peygamberimiz hüzün peygamberidir!.. Az gülmeyi çok ağlamayı tavsiye etmiştir.. Hüznün mübarek olsun evladım" dedi. Derviş mürşidinin her biri inci tanesi sözlerini hayranlıkla dinlemiş, kendinden geçmişti. Kendine geldiğinde dergahın bahçesinde tek başınaydı ve hala yerdeki su birikintisine bakıyordu. Gözleri hayret ve şaşkınlıkla mürşidini aradı. Oysa etrafta kendisinden başka kimsecikler yoktu...

 


[1] Yaşar Miraç’ın “Ben bir Küçücük Sevdalı Kuştum” adlı şiirinden alıntıdır.

[2] Avnî (Fatih Sultan Mehmed)’in Naat’ından alınmıştır.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT