Yrd. Doç. Dr. Mustafa Demirci

Yrd. Doç. Dr. Mustafa Demirci

Detail Haber / Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

NEFS TAPINAĞI

A+A-

Dergah en güzel kokularla tütsülenmiş yeni bir sohbete ev sahipliği yapmaya hazırlanıyordu.  Bütün dervişler bu kutlu sohbet halkasında olmanın huzuru ile boyun bükmüşlerdi. Elleri dizlerinde, gözleri dergahın kapısında,  heyecan ve iştiyakla mürşidin gelmesini bekliyorlardı. Sohbetin başlamasına çok az bir süre kalmıştı. Derviş dikkatli bir nazarla kapıyı gözetliyordu. O kadar ki dergahın kapısından başka hiçbir yeri göremez olmuştu. Mürşidinin “Beklemek ateşten daha yakıcıdır” sözünü hatırladı. Beklemek zordu gerçekten. Sabır istiyordu. Sabrın sonunun selamet olduğu bilinse de sabretmek kolay bir iş değildi. Sabırla kapıyı gözetlemeye devam etti. Sonra bu kapıdan kabul edildiği günlere gitti. Hiç de kolay olmamıştı. Kaç kez kapıdan geri çevrildiğini hatırlamıyordu bile. Geçtiği sabır ve sadakat testleri çok şeyler öğretmişti dervişe. O dönemde en çok; “Bu kapıdan kol ve kanat kırılmadan geçilmez / Eşten, dosttan, sevgiliden ayrılmadan geçilmez / İçeride bir has oda, yeri samur döşeli / Bu odadan gelsin diye çağrılmadan geçilmez[1] mısralarını tekrar etmişti. Sûfiler bu kapıya “Bâbullâh” (Allah’ın Kapısı) derler. Zira burada Kur’ân ve Sünnet istikametinde Allah’ın rızasını kazanmanın eğitimi verilmektedir. Bu kapı eti zehir, yağı zehir, balı zehir olan dünyadaki bütün fani lezzetlerden vazgeçmeyi  öğretmektedir.

Derviş şöyle bir iç geçirdi ve; “Bu kapı nice yüzler gördü. Nice gönüller gelip geçti bu kapıdan” dedi kendi kendine. Kimileri nefsinin kapısını dahi aralayamadan savrulup giderken, kimileri nefsinin en duru en berrak katmanlarında manevi seyre dalmıştı. Dervişin duyguları dergahın kapısının ötesine geçmişti. Bu yoldaki manevî kılavuzunu beklerken gözlerinin kapandığından ve öylece dalıp gittiğinden habersizdi. Bedeninden kaynaklanan ağırlık gitmiş, adeta ruhunun kanatlarında enginlere dalmıştı. Birden kendisini mürşidinin girmesini beklediği kapının önünde buldu. Kapı açıktı. Biraz ileride mürşidinin mehabetle duran silüeti göründü. Derviş şaşkındı. “Bana neler oluyor?” dedi. Hayal ile gerçek arasında bocalayıp durdu. Mürşidi sağ elini kaldırdı ve Derviş’i yanına davet eden bir işaret yaptı. Derviş bu davete  icabet etmek üzere hazırlanmıştı ki birden kendisini mürşidinin yanında buldu. Derviş olup bitenlerde bir olağanüstülük sezinlemişti ama çözemiyordu. Mürşidi onu tebessümle karşıladı. Bu tebessüm Derviş’in bütün endişe ve kaygılarını unutturmaya yetmişti. Mürşidi elini uzattı ve; “benimle gel!” dedi. Derviş hemen mürşidinin elinden tuttu ve birlikte yürümeye başladılar. Ne kadar yürüdüklerini bilmiyordu. Zaman iflas etmişti sanki. Nihayet  önlerinde kaleye benzer eski büyük bir bina belirdi. Yavaş adımlarla binanın kapısına kadar ilerlediler.  Kapı büyük ve sağlamdı. Kapının hemen üstünde bir levha göze çarpıyordu. Levhadaki yazıyı okumaya çalıştı ancak muvaffak olamadı. Mürşidi devreye girdi ve orada; “Nefs Tapınağı  yazıyor” dedi. Bir süre sesiz kaldıktan sonra sözlerine devam etti. “Bu tapınak, insan nefsinin gerçek yüzünü anlatan sembollere sahip olduğu için bu adı almıştır. Kapısının altının siyah üstünün bembeyaz olması nefsin iki yüzünü temsil etmektedir. Bu tapınakta yolculuk yapanların amacı, nefsin karanlık dünyasından kurtulup ruhun en berrak tonuna, nurdan beyazlığına ulaşmaktır. Dahası ruhundaki nefse ait kirlerden arınarak aslî safiyetine kavuşmaktır. Ama bu sanıldığı kadar kolay değildir. İçeride yedi zorlu kapı var.  Bunlardan birini açmadan diğerine ulaşmak mümkün değildir. Her bir kapının kendine ait isimleri, özellikleri ve dereceleri vardır. Derviş mürşidinin anlattıklarını can kulağı ile dinliyordu. Meraklanmıştı. Bir an önce tapınağın içindeki diğer kapıları da görmek istiyordu. Mürşidi Dervişi’in meraklı bakışları arasında kapıya dokundu. Kapı büyük bir gürültü ile  açıldı. İçeri girdiler. Tapınakta kasvetli, ürkütücü bir hava hakimdi. Derviş şaşkın gözlerle etrafına bakındı. Gözleri rengârenk kapılara takıldı. Hilal şeklinde yan yana sıralanmış yedi ayrı kapı vardı. Mürşid parmağıyla kapıları işaret ederek, “İşte bu kapılar, nefsin yedi katmanını sembolize eder!” dedi. Derviş bütün kapıları gözleriyle dikkatlice süzdükten sonra  mürşidinin önünde durduğu kapıya geldi. Mürşidi anlatmaya başladı. Önünde durduğumuz kapı “Emmâre Kapısı”dır. Nefsin en karanlık katmanıdır Bu kapının içindekiler nefsinin ve hevasının esiri olan kimselerdir. Günah işlerler, pişman olmazlar. Tevbe etmezler. Nefisleri onlara her zaman kötülüğü emreder. Allah’ın “Hevasını ilah edinen kimseyi gördün mü?”[2] hitabının muhataplarıdır. Bu kapıdan bir an önce geçmek, hızla uzaklaşmak gerekir. İkinci kapı “Levvâme Kapısı”dır. Nefsini kınayanların kapısıdır. Günah işlerler ancak pişman olurlar. Tevbe ederler. Ne var ki tevbelerini bozarlar. Kendilerini bu yüzden kınayıp, kötülerler. Henüz günah işlemekten kurtulamamışlardır. Bu kapıdakiler için tevbeleri ve nedametleri sebebiyle kurtuluş ümidi vardır. Derviş her bir kapının önünde mürşidinin anlattıklarını dinlemiyor adeta yaşıyordu. Mürşid üçüncü kapının önünde durdu ve anlatmaya devam etti. Bu kapı “Mülhime Kapısı”dır. Nefsin katmanlarındaki aydınlanma sürecinin başlangıcını müjdeler. Bu kapıdakiler günah işlemekten vazgeçmiş ancak günah arzusundan henüz kurtulamamışlardır. Kötülüklerden uzaklaştıkları için bazı ilahi ilhamlara da mazhar olurlar. Bu kapıdakiler nefsin esaretinden kurtulmaya çok yakın olan kimselerdir. Mürşid bu kapıdan sonraki kapıların her birisinin önünde durdu ve sadece isimlerini zikretti. Dördüncü kapı “Mutmainne”, beşinci kapı “Raziyye”, altıncı kapı “Marziyye” ve yedinci kapı “Sâfiyye”dir, dedi. Derviş aslında bu kapıların özelliklerini çok merak ediyordu. Başını kaldırıp mürşidine meraklı gözlerle baktı. Mürşidi onun bu meraklı bakışlarına karşılık; “Bu kapıları tanımak için anahtarlarına sahip olmak gerek. Ne zaman nefsin bu kapılara dayanır, o zaman bu kapılar sana açılacaktır” dedi. Derviş mürşidinin bu ifadelerine rağmen kendisini frenleyemedi ve Mutmainne kapısının önünde durdu. Kapıyı açmaya çalıştı. Ancak kapı açılmadı. Tekrar denedi. Yine olmadı. Gözleri doldu. İçini büyük bir ateş kapladı. Nefsinin henüz “Mutmainne” derecesindeki olgunluğa ulaşamadığını anladı. Ancak kapıya bakmaktan da kendisini alamadı. O kapıyı açabilmeyi çok istiyordu. Uzun süre öylece kapıya bakıp durdu. Birden kapının açıldığını fark etti. Heyecanla yerinden fırladı. Dergahtaki bütün dervişler de ayağa kalktılar. Ve mürşid kapıda göründü. Dervişe tebessümle uzun süre baktı. Derviş mürşidinin bakışlarında kendisini beklerken yaşadıklarının îmâsını görmüştü. Mutlu olmuştu. Gönlü mürşidinin yüzündeki muhabbet dolu tebessümle sükûn bulmuş, mutmain olmuştu. Mürşid yerine oturdu ve istiaze ile sohbete başladı: “ Ey mutmain olmuş nefs! Razı olmuş ve razı olunmuş olarak Rabbine dön. Gir kullarımın arasına ve gir cennetime”.[3]

 


[1] N. F. Kısakürek’in “Geçilmez” adlı şiirinden alınmıştır.

[2] Furkan, 43

[3] Fecr, 27

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT